Dünya
9 Eylül 2026 · canan · 41 okunma
Ms Jacklovich
Hayatım boyunca bana dokunan birçok insan oldu ama içlerinden birini ömrüm boyunca unutamayacağım: Ms Jacklovich.
Ortaokul sınıf öğretmenimdi. Sabahları, ders aralarında, koridorlarda, teneffüslerde, okul bahçesinde… Beş yıl boyunca karşılaştık ve hep gülümsedik birbirimize. Bazen arkadaşlarımla —gençlik işte— ufak delilikler yaptığımızda kızardı. Sonra beni karşısına alır, “Sen akıllı bir kızsın, yapma böyle şeyler,” diye konuşurdu. Öğretmenim kızınca utanır, pişmanlık duyardım.
Bu yazının asıl mevzusuna geçmeden önce size biraz çocukluğumdan ve okulla olan ilişkimden bahsetmek istiyorum ki aklınızda farklı düşünceler oluşmasın. Çocukluğumdan bu yana kitapları ve okumayı çok sevdim. Annem, erken uyuyup sabaha dinç uyanayım diye saat dokuzda yatağa gönderirdi. Ama ben uyuyamazdım. Odamın kapısının önüne oturur, annem ve babam yatana kadar kitap okurdum. Sayfalar ilerledikçe başka dünyalarda büyür, kendi dünyamda küçülürdüm. Bu kitap sevgimin bir bedeli de oldu; gözlerim bozuldu ve çocuk yaşta gözlük kullanmaya başladım.
Okumayı severdim ama okulda her dersi aynı ölçüde sevmezdim. Not defterlerim vardı —hâlâ not defterlerine bayılırım— ve o yaşlarda da durmadan bir şeyler yazmak isterdim. Defterlerimin içinde kimsenin bilmediği cümleler, kimsenin duymadığı duygularım yazardı. Matematik, fen ve kimya derslerinde defterimi kitapların arasına gizler, yazardım. Bu dersler benim için adeta bir zulümdü. Yazmak ise bir kaçış, bir nefes alma biçimiydi.
Böylelikle beş sene süren ortaokul bitti. İşte o gün, beş sene boyunca fark etmediğim ve hayatımı ömrümün sonuna kadar etkileyecek bir şey oldu. Ms Jacklovich hepimiz için kısa notlar yazdığı bir kâğıdı bize armağan etti. Ne güzel bir incelikti. Herkes için karakterine ve derslerdeki durumuna dair birkaç cümle yazmıştı. Bana yazdığı cümle ise şöyleydi:
“Sen derslerde sürekli Türkçe bir şeyler yazardın; ne yazdığını her zaman merak edeceğim.”
O an hissettiğim sevincin tarifi yok. Yapmamam gereken bir şeyi yapıyordum ama öğretmenim bana kızmamıştı. Farkında olduğu hâlde beni engellememişti. İlk yazdığımı fark eden kişinin bu sessiz kabullenişi, bu zarif anlayışı hayatım boyunca incelikleri sevmeme sebep oldu.
Bazen bir insanın hayatına dokunmak, ona büyük sözler söylemekle olmuyor, yalnızca fark etmek yetiyor. Bir çocuğun herkesin görmediği tarafını görmek, onu olduğu hâliyle kabul etmek ve belki de henüz kendisinin bile farkında olmadığı bir yönünü sessizce desteklemek… Bana göre bu, insan olmanın ötesinde bir eylem.
Gelgelelim neden sürekli yazdığıma...
Aslında bu epey farklı yazı konusu ama burada kısaca bazı noktalara değineyim. Yazmak, içimde hissettiğim yalnızlık duygusunu, kalbimde biriktirdiğim acıları hafifletiyordu. Evet, küçüktüm ama acı hissediyordum. Kalem ve kâğıt sırdaşım, yoldaşım, sığınağım olmuştu. Bir ölüm haberi alsam, dünyada kötü şeyler olduğunu duysam günlerce etkisinden çıkamaz ve yazardım. Annem şahidimdir; beni toparlamak için çok uğraşırdı. Çünkü öğrenmem gereken zor bir cümle vardı:
“Her şeyi sen kurtaramazsın, her şeyi sen düzeltemezsin.”
Mamafih, geç ve güç de olsa öğrendim.
Hayat zordu. Okul hayatı da zordu. Hem iyi hem kötü huylu çocuklar vardı. Ms Jacklovich yaramaz ve zorba davranışlar sergileyen çocuklara tepki gösterirdi. İyileri ezdirmezdi. Bana göre iyi bir öğretmen, yalnızca iyi davranan, başarılı ya da uyumlu çocukları görmekle yetinmemeli; sorun çıkaran, hatta başkalarına zarar veren çocukları da fark etmeli ve gerektiğinde buna açıkça müdahale etmelidir.
Ne yazık ki her sınıfta zorbalık yapan çocuklar olabilir. Bu davranışları görmezden gelmek yalnızca o an yaşanan bir sorunun üzerini örtmekle kalmaz; çocuğun ileride çok daha büyük yanlışlar yapmasının da önünü açabilir. Çünkü görmezden gelmek bir çözüm değil, sorunu büyütmenin başka bir biçimidir.
Ms Jacklovich, buna hiçbir zaman izin vermeyen, adalet duygusu güçlü bir öğretmendi. Zorbalık yapan çocuk, yaptığı davranışın bir karşılığı olacağını bilir; hatasının sonuçlarıyla yüzleşir ve bundan ders çıkarmayı öğrenirdi. Belki de bir öğretmenin adaleti yalnızca iyi çocukları ödüllendirmekle değil, yanlış yapan çocuğa da sınır koyabilmekle mümkün oluyordu.
Herkes sistemi takip edebilir. Müfredatın dışına çıkmadan öğrenciler yetiştirdiğini düşünebilir. Fakat bir çocuğun kalbinin sesini duyabilmek; resme, sanata, müziğe, şiire ve edebiyata yönelenleri fark edebilmek, başka türlü bakan bir kalp ister.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Ms Jacklovich’in bana bıraktığı en büyük şeyin belki de tam olarak bu olduğunu düşünüyorum: Görülmek.
O yıllarda ders sırasında gizlice Türkçe cümleler yazan bir çocuktum. Belki ne yazdığımı kendim bile tam olarak bilmiyordum. Ama o biliyordu. Yazdığımı fark etmişti. Beni durdurmak yerine merak etmişti.
Yıllar sonra anlıyorum ki bazı öğretmenler bize yalnızca ders öğretmiyor. Bize, olduğumuz kişiyi fark ettiriyorlar.
Bu yüzden çocukları yalnızca notlarıyla, başarılarıyla, sınav sonuçlarıyla ya da gelecekte ulaşacakları mevkiyle değerlendirmemek gerektiğine inanıyorum. Hırsların ve yarışların peşine düşmeden, çocuğun özünü görebilmek; kendi eksiklerimizi çocuklarda tamamlamaya çalışmadan, onların kim olduğunu anlamaya çalışmak gerekiyor.
Nitekim mesele, çocukları büyük mevkilere hazırlamak değil; iyi, duyarlı ve güzellikten yana insanlar olarak yetiştirmek ve geleceği onlara emanet edebilmektir.
Belki de yıllar önce, matematik dersinin ortasında kitabın arasına sakladığım o defterde ne yazdığımı hiç öğrenemeyecek. Ama ben onun, yazdığımı fark eden ve beni bunun için yargılamayan ilk insanlardan biri olduğunu hiç unutmayacağım.
Bazı insanlar hayatımızdan geçer. Bazıları ise hayatımızın içinde ömür boyu kalır. Ms Jacklovich gibi…
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.